12 Şubat 2013 Salı


Moral bozmamak işleri bozar: tıp dünyasından iş dünyası için çıkarımlar

(Peryön dergisi PY’de yayımlanmıştır)



Günümüzün gelişim stratejilerinden birisi değişik disiplinlerin aynı konulara yaklaşımlarının kesişim noktalarını yakalamak. Farklı eğitimler almış, farklı meslek gruplarından kişilerin bir araya geldiği platformlar özellikle fikir geliştirme aşamasında hem ortak amaçlar, hem de kendilerinin ilerlemesi için tek başlarına yapabileceklerinden daha etkin sonuçlar doğurabiliyor.  HBR’daki yazılarından birisinde (aynı zamanda HBS dekanı olan) Nitin Nohria tıp doktorlarının vizitlerinden esinlenerek geliştirdikleri gündelik toplantı yöntemini anlatıyordu.
Vizit. Günün başında ve sonunda bir araya gelerek problemlerin seyrini gözden geçirmek ve bir sonraki adım için plan yapmaya dayalı ‘vizit’lerin bir çok getirisi olur. Bir çok yöneticinin ana şikayeti gün içinde her problemin sürekli kendisine getirilmesi ve işyerinde hiç bir işe konsantre olmaya fırsat bulamamaktır. Vizitler, problemlerin yöneticiye üzerinden çok da zaman geçmeden getirilmesi için bir ‘randevu’ yerine geçer. Sabah ve akşam vizitleri arasındaki süre sabah verilen ‘order’ların, yapılması beklenen araştırmaların gerçekleştirilmesi ile geçer; arada çıkan problemlerden hemen halledilmesi gerekmeyenler ise akşam vizitini bekler. Yönetici aradaki zamanı gündelik problem çözümlerini başkaları adına üstlenmek yerine kendi gündemine (stratejik içerik) konsantre olarak geçirir. Vizit kavramında özetlenen gündelik ve içeriği iyi tanımlanmış temas anları sadece hastanelere sınırlı olmasa da, en verimli uygulandığı yerlerin başında hastaneler gelir. Vizit yöneticinin zamanını dikkat çeldiricilerden koruduğu gibi ekibin üyeleri için bir eğitim ve gelişim fırsatı olur. Tartışılan konularla ilgili bilgi toplayıp bir sonraki ‘vizit’e gelen ‘kıdemsiz’ üyenin önerilerinin uygulanmasının sonucu ertesi vizit’te görülürken, hem deneyim sadece o kişiye sınırlı kalmaz, hem de yönetici diğer ekip üyelerine de kendi çıkarımlarını aktarabilir. Yaptıkları işi hastanelerdeki döngüden çok uzak görerek bu bize uymaz, diyenlere hak verebilirim. Yine de, gün içinde kısa süreli ve belirlenmiş iki zaman diliminde bir araya gelip her seferinde bir sonraki toplanma için hedef/eylem belirleyerek ilerleme vizit sisteminden ödünç alınabilecek basit bir uygulama sayılabilir.
Mortalite ve Morbidite. Tıbbın gelişimindeki dönemeçlerden birisi otopsinin uygulanmaya başlanmasıyla, hastalıkların vücutta yol açtıkları değişikliklerin daha doğru anlaşılması oldu. Doktorların bir başka bilgi ve deneyim geliştirme geleneği olan ‘mortalite ve morbidite’ (MandM; ‘ölümle sonuçlanma ve hastalıklılık’) toplantıları ise hastalıklardan ölenlerin ve iyileşmeyenlerin bilimsel muhasebesinin yapıldığı yerler olagelmiştir. Meslekdaşlar arasında kıran kırana tartışmaların geçtiği otopsi ve ve MandM’lerin ortak zemini, tanı ve tedavide başarısız kalınan durumların nedenlerinin anlaşılmasıdır. Başarısızlıklarıyla bu denli meşgul çok fazla meslek grubu yoktur; tıpta son 150 yıldaki gelişimin anahtarı da bu hata/eksik bulma çabası ve özeleştiri olmuştur. Ancak kısa vadeli müşteri memnuniyeti odaklı ve pazarlama yönelimli sağlık hizmetinde olduğu gibi, harikalar yaratan doktorların başarı öyküleri önplana geçtikçe, moralimizi bozabilecek başarısızlıkları yok saymaya ya da önemsizleştirmeye meyledebiliriz.
Moral bozmamak işleri bozar. Iş dünyasının kaynak kitaplarına bakıldığında gördüğüm ‘nasıl başardım, şirketi nasıl uçurdum, çalışanların mutluluğu zirve yaptı’ temaları da, güllük gülistanlık bir dünyayı düşündürür. Zirvelerde, konferanslarda ‘istersen yaparsın’lı sunumların keynote olduğu, iş, reklam, basın vb alanlarda bolca ödül bulunan ülkemizde başarısızlık ayıp sayılır. Başarısızlıkları fazla kurcalamadan, didiklemeden (piyasa değerimizi düşürmeden, fazla açık vermeden) ‘arkada bırakarak’ morallerimizi çok bozmamış oluruz. Ama MandM (bir başka deyişle, ‘nerede ‘çuvalladık’ ve tekrarı nasıl önlenir’) analizi yapılmadan yola devam ettiğimizde, anlamadığımız için tekrarlayan başarısızlıklar sermayeyi bir süre sonra iyice tükettirir.
Peki, ya moralimiz bozulursa… Ya çok üzülür de, motivasyonumuzu kaybedersek. Hisselerimiz değer kaybederse, müşterilerimizin düşündüğü kadar hatasız olmadığımız anlaşılırsa… Iyi yapamadığımız, yanıldığımız, başarılı olamadığımız alanlar olabileceğini görebildiğimiz ölçüde, sınırlarımızı belirlemek mümkün olur. Sınırlarımızı belirlemek, o sınırları aşabilmek için ilk şarttır. Sınırını bilmek özgüvenin ayrılmaz bir parçası ise, sınırını bilen, başarısı kadar başarısızlığına da sahip çıkanlar en güvenilenler olur. 
Özgüven, özeleştiriden beslenir.
Tıbbın geçmiş uygulayıcılarından miras aldığı güven bu biçimde oluşmuştur; günümüzdeki satış/pazarlama odaklı tıbbın çarçur ede ede bitiremediği miras. Japon otomotivcilerin hatalarına nasıl yaklaştıkları ise, MandM yaklaşımının pekala iş dünyasında da anlamlı olacağını düşündürür. Bu mevsime değil kuşaklara odaklanan bir yaklaşım ‘hata’ kaldırır.

23 Eylül 2012 Pazar

şimdiki gençler


Şimdiki gençler
Yönetim kurulu toplantısında ilk 5 dakikadan sonra Blackberry’sinden (biraz yaşlıca kaçtı, iPhone demeliyim) mesajlaşmaya başlayan, ne YK başkanı babasının, YK başkan yardımcısı amcasının, ne de SRX Holding’den yeni transfer edilmiş CFO’nun anlattıklarını dinlemeyen ‘şimdiki genç’ YK murahhas azasına (kartında öyle yazıyor) ne demeli? Saygısız? Kimsenin görüşüne değer vermeyen? Kendisine kulak verirseniz, toplantının sonucu çoktan belli olduğu ve artık boşa aşamasına geçildiği için, odadan çıkıp gitmek gibi bir saygısızlık yapmak yerine ses çıkartmayıp bbm’i ile meşgul. Üstelik işiyle ilgili mesajlaşmakta.
Babası lisedeyken ‘dersin düzenini bozuyor, dinlemiyor’ diye onu uyarmış olan öğretmenlerine on yıl sonra hak verirken, bu durumu anlamak için ‘test kuşağı’dır ya da ‘z’ kuşağıdır deyip geçebilse rahat edecek. Okuldayken sınavda çıkacak soruların cevabı dışındaki konularla, ‘hayatta kesin işine yaramayacak’ bilgilerle uğraşmaması için yıllarca çabalayıp, iyi bir işadamı olsun, uyanık olsun, kimselere kendini ezdirmesin diye yetiştirdiği oğlunun sağındaki solundakileri küçük görüp ezmesine, hiç bir (‘küçük’) işi sonuna kadar sürdüremezken büyük işlerin adamı olma hevesine akıl erdiremiyor.
Aile şirketlerinin herkesten fazla hissettiği, ama aileleşmiş şirketlerde de pekala hissedilen kuşaklar arası farklılığı ya da eskilerin yenileri beğenmezliğini yeni bir durum olarak görebilir miyiz? Gençlerin kendilerinin anlaşılmadığını ve büyüklerin geçmişinin günümüzdekinden çok farklı olduğunu sanmaları, büyüklerin ise onların hep öyle kalacaklarına inanıp kendi geçmişlerini hiç hatırlamamaları kuşak farkının mutlak ve giderek keskinleşen bir çelişki olduğunu düşündürebilir. Hem (bu yazıda kendi dilim olan orta yaşkuşağının diliyle konuşursam) gençlerin bize benzemelerinden (babamız hayatta olsa: ‘ne varmış halinde?’), bizim ‘çektiklerimizi’ çekmelerinden (‘kötü mü oldu?’) kaygı duyup, hem de hiç bize benzemiyor olduklarını (ve bizim gibi adam olamayacaklarını) dert etmemiz paradoksal değil ise, nasıl?
Kuşakların birbirini anlamaması ya da birbirine hayret etmesinin zihnimizde yarattığı karışıklığı aşmanın bir yolu, X, Y ya da Z kuşağı saptamalarındaki gerçeklerin ötesinde kuşaklar arasındaki benzerlikleri bulmayı denemek.
Her kuşakta mevcut olup, çoğunlukta veya azınlıkta oluşu çağa ya da çağın ruhuna (zeitgeist diyor ya konferans guruları)  göre değişen özelliklerin (çabuk sıkılan, maymun iştahlı, gözükara, dinlemeyen, kavgacı, şirin, kendini her şeyi biliyor sanan, dalavereci, acımasız, sessiz, itaatkar, kararlı, çalışkan, alttan alan, dürüst, soğuk, donuk, insaflı) yeni olmadığını düşünüyorum. Değişik çağlarda bazıları öne çıkıp makbul olurken diğerleri demode görülen bu özelliklerin bir kısmını cinsiyete, bir kısmını yaş olarak genç kuşağın neresinde olduğuna (başı, sonu gibi), bir kısmını ise sosyal statüye (ve onunla gelen akademik eğitim, aile terbiyesi vb) bağlayabiliriz. ‘Şimdiki gençler’ diye başlayan bir paragrafta sanki başkasının yetiştirdiği birisinden söz edercesine çocuklarımızı yerin dibine batırır ya da her şeyini biz ellerimizle belirlemişiz gibi yere göğe sığdıramayız.
Ben de (bu satırların bir çok okuru gibi) bir zamanlar ‘şimdiki genç’tim. Babamın bana o sırada söylediklerini 35 yıl sonra kendi çocuklarıma söylerken kendimi yakaladığımda, içimin yeterince rahat etmemesi kendi şu anki durumumdan memnuniyetsizlikten kaynaklanmıyor. Zamanın değiştiğine olan inancım, babamın geleceğimle ilgili kaygılarının bir bölümünün boşa çıktığı gibi çocuklarım için duyduğum kaygıların da boşa çıkacağına inanmamı engelliyor.
Zaman (sahiden) değişti mi?  Bu sorunun iş hayatındaki yansımalarından birisi ‘şimdiki gençler’ ise, dinlediğim ya da katıldığım her panelde ve seminerde ‘kuşak farkı’ başlığıyla ele alınması sonucunda, (gençlerle yaşlıların biribirinden değil) bu zamanın genç ve yaşlı kuşaklarının eski zamanın genç ve yaşlı kuşaklarından farklı olduğunu düşündüren bir ‘markalama’ stratejisi ile (değişmezliği döneme ve dönemin koşullarına sınırlayan) karşılaşıyoruz.
Oysa, ister Deli Dumrul gibi kendi kültürümüzün destanlarına, ister Kral Lear gibi ‘batı’ kaynaklı destanlara bakalım, hepsinde gördüğümüz ‘hiç değişmeyenler’e odaklanmak durumu anlamak için daha verimli olabilir.
Değişmezler neler? Arzular, ihtiyaçlar. Değişenler ne? Bu arzuların gerçekleştirilme, bu ihtiyaçların karşılanma biçimi. Şimdiki gençlerle şimdiki anne-babalar, şimdiki müdürler ve patronlar arzu ve ihtiyaçların doğru saptamasını yapabilir, bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağı üzerinden çıkan tartışmada ihtiyaçların karşılanmaması riski sebebiyle doğan gerilimleri kontrol edebilirler.
Yerim bitti. Konu ilginizi çektiyse, haber verin. Kalan yerden devam edeyim.

14 Aralık 2010 Salı

coaching semineri teşekkür mektubu

Geçen hafta haberini verip bu pazartesi gerçekleştirdiğimiz "coaching nedir? liderlik ve karar verme süreçlerine ne ve nasıl katabilir?" başlıklı panele gösterdiğiniz ilgiye çok teşekkür ederim.
Oldukça kısa bir zaman dilimi içinde haber vermemize rağmen programını ayarlayıp gelen dinleyicilerin aktif katılımı ile aydınlatıcı, sıcak bir toplantı gerçekleşti. Soru ve yorumlar üzerinde durulmaya değer, ve hazır cevapları olmayan bir çok konuyu gündeme getirdi.
Panelde yer alan meslekdaşlarım dinleyicilerin sabırla ve dikkatle izleyişinden, sorularda ve yorumlarda en can alıcı noktaları buluşundan etkilendiler. Hep birlikte ülkemizi güzel bir şekilde temsil ettik:)
Kurumlardaki üstler ve altlar, patronlar ve CEO'lar, direct reportlar hk bolca konuştuk. Aile üyelerinin oluşturduğu şirket yönetimlerindeki tıkanmalara, ikinci ve üçüncü kuşakların yüzyüze olduğu sorunlara değindik.
Katılanlara hatırlatma, katılamayan ama konuya ilgisini belirtenlere fikir verme amacıyla slaydlarımızın bir kopyasını almak isteyenler research@yankiyazgan.com a yazarak bir pdf kopya isteyebilirler.
Konuya ilgi göstermeye, psikoloji ve beyin bilimlerinden öğrendiklerimizi çalışma ve aile hayatının çapraşık yanlarına uygulama çabalarına devam edeceğim. (örn. www.ekonomininruhu.blogspot.com ve www.ailekalmaksirketolmak.blogspot.com )
Sevgi ve saygılarımla,
Yy

9 Aralık 2010 Perşembe

coaching bilimsel bir zemine oturtulabilir mi?

İş dünyası, aile şirketleri, ekonomi ve psikoloji ilişkileri üzerine kafa yorduğumu web ve blogumda yazıp çizdiklerimden izliyor olabilirsiniz. Bu çerçevede psikoterapi, psikoloji ve psikiyatrinin kılavuzluk işlevini nasıl yerine getireceği üzerine beraberce uzun süreler kafa yorup işbirliği yaptığım üç Amerikalı meslekdaşımla birlikte “executive coaching” in (iş/kişisel) hayatımızdaki yeri ve etkisi üzerine bir panelde konuşacağız.
13 Aralık pazartesi günü saat 16’da Cibali’deki Kadir Has Ü kampüsünde yapacağımız bu toplantının temel sorusu “bilimsel temelli bir executive coaching nasıl olur ve neleri değiştirmesini bekleriz?” olacak.
Liderlik ve karar alma: “executive coaching” ne sağlayabilir?

Panel: Lawrence Vitulano (Yale), Carl Lejuez (U Maryland), Laura McPherson (U Maryland), Yankı Yazgan (Marmara/Yale)
Gün: 13 Aralık 2010, Pazartesi,
Saat: 16.00-18.00
Yer: Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü

Değişim ve gelişim süreçlerini yönetenlere karar alma ve liderlik alanlarında yol gösteren çok olmakla birlikte, bu tekniklerin sadece coach’un kişisel karizma ya da yeteneğine değil etkin, verimli ve bilimsel testlerden geçmiş yöntemlere dayalı olması beklenir. İş dünyasında ya da gündelik hayatta, tek başına ya da bir yönetim kurulunda ya da bir aile şirketinde kararlarımızı nasıl aldığımızı, nasıl hayata geçirdiğimizi neler belirler? Fikirlerimizi, ideallerimizi eylemlerimize nasıl daha iyi yansıtabiliriz? Değişimi sağlayan ana unsurlar nelerdir? Değişim unsurları nasıl harekete geçirilir? Bu ve benzeri soruya cevap arayan çalışmaları ortaklaşa yürüttüğümüz üç değerli psikolog ile beraber katılacağımız panelde, “executive coaching”in ve özellikle “behavioral activation” (harekete geçirme) tekniğinin liderlik ve karar alma süreçlerine etkisini ve katkısını tartışacak, sizlerden gelen soru ve yorumlarla görüşlerimizi beraberce geliştireceğiz.

Toplantı Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin organizasyon desteği, Kadir Has Üniversitesi’nin ev sahipliği ve konuklarımızın gönüllü katılımı ile gerçekleşmektedir.

Katılım ücretsizdir. Sunum İngilizce olacaktır. Soru-cevap bölümü dışında tercüme yapılmayacaktır.

Background summary:
Our work is focused on taking hard science findings and blending them into real world settings. Initial efforts have been focused on supplementing mental health efforts for individuals with significant and costly clinical concerns. We began to re-tool these innovative cognitive-behavioral approaches to fit the needs of high functioning individuals looking to improve their quality of life and job performance. Using behavioral activation as a framework, this approach involves helping individuals at all levels of life functioning consider how they can better identify their guiding life values, set effective objectives, and identify daily strategies to achieve these goals. This program is focused on providing structured opportunities to develop focus, resiliency and accountability that is targeted within the goals and needs of the particular individual and their performance setting. Just as it is applied to individuals, the approach also can be tailored to a focus on the functioning of organizations as a whole. Based on our experience in a variety of fields relating to growth and development of individuals seeking personal and professional advancement, and experience in techniques of behavioral interventions for change (such as Behavioral Activation), we hope to discuss executive development and leadership enhancement.

23 Eylül 2010 Perşembe

benim hatalarımı sen yapma isterdim


eleştirilerimizin bir numaralı sebebinin hatalarımızın bir sonraki kuşakta tekrar etmemesi olduğuna çocuklarımızı inandırabilir miyiz? belki ancak kendi çocukları olduğunda...

16 Eylül 2010 Perşembe

aile kalmak şirket olmak PDF

2006-7 döneminde yaptığım konuşmalardan oluşturduğumuz kitapçığı okumak için pdf kopyasını bulacağınız link: Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği'nin sitesinden.

http://www.tkyd.org/files/downloads/yanki_yazgan_kitap.pdf